1. YAZARLAR

  2. İLHAMİ YANGIN

  3. Turancılıktan Türkçülüğe, Türkçülükten Türk milliyetçiliğine gerileyiş
İLHAMİ YANGIN

İLHAMİ YANGIN

Yazarın Tüm Yazıları >

Turancılıktan Türkçülüğe, Türkçülükten Türk milliyetçiliğine gerileyiş

A+A-

Avrupa devletleri, ulusal kültür oluşturmak ve güçlendirmek için, 18 yüzyıldan itibaren, tarih yazımını bir araç haline getirdiler. Göz koydukları toprakların ve burada yaşayan insanların kendileri ile geçmiş bağlantılarını ispat etmek için tarihi bir araç olarak kullanmaya başladılar.

resim1-006.png

Bu amaçla; 1757 yılından itibaren, Almanya’da Göttingen Üniversitesi’nde tarih öğretilmeye başlandı. 1769 yılında ise Fransa’da College de France’da Tarih ve Ahlak Kürsüsü açıldı.
Tarih yazımının tarihi (Historiografi) bir disiplin olarak ilk kez bu ülkelerde ortaya çıktı. Tarih yazımı ile milliyetçilik arasındaki en sıkı bağ da ilk kez bu ülkelerin tarih düşüncelerinde formüle edildi.

El yazmalarının araştırılması, bir kaynağın öteki kaynakla nasıl bir bağlantısının olduğunun incelenmesi ve dil bilimi alanında mükemmel yayınlar yapılması sonucunu da verdi. Tarihçiler, kültürel geleneklerin dil, folklor ve etnik köken gibi önemli öğelerinden etraflı bir biçimde yararlandı. Bütün bu çalışmalar tarihî kaynakların basılıp yayınlanmasına yol açtı.

Geniş kapsamlı bir siyasî ideoloji olarak Milliyetçilik, Fransız İhtilali ile beraber gündeme geldi (1789).

Avrupa'da İngiltere, Fransa ve İspanya'nın ardından İtalya, Almanya ve Rusya milliyetçilik ideolojisini bayrak edindiler.

1800’lü yıllarda Orta ve Doğu Avrupa’da üç tür milliyetçi hareket görüyoruz: Pancermenizm, Panslavizm ve Panturanizm.

Prusya, küçük Alman devletçiklerini birleştirerek Alman Devleti’ni ortaya çıkartmıştı.
Pancermenizm; Orta Avrupa’da küçük devletçiklere bölünmüş Almanların birliğini savunan bir hareket olarak ortaya çıktığında, bu birliğin sağlanması çok sayıda Alman hanedan devletinin ortadan kaldırılmasını gerektirdi.
Yeni Almanya'nın hedefi, Karadeniz kıyılarına kadar uzanan büyük bir imparatorluktu. Alman çıkarlarının genişletilmesi ve Alman sömürge hareketinin desteklenmesi amaçlanmıştı. Doğal olarak bu amaç, dönemin en büyük sömürge imparatorluğuna sahip İngiltere’ye karşı bir eylemliliği içermekteydi.

Pancermenizm, Rusya ve Fransa’ya karşı bir savunma stratejisi izliyor, İngiltere ve İngiltere’nin Akdeniz ve Asya’daki sömürgelerine yönelik saldırgan bir tavır sergiliyordu.
Alman tarih tezlerinde Slavlar Hıristiyanlık dışı, Türkler Avrupa harici görünüyordu. Milletlerin kendi kaderlerini tayin esasına dayanarak, Avrupa’nın kendi ırklarına ait olduğunu öne sürüyorlardı.
Cermen birliği peşindeki Almanya’nın desteklediği Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile Ruslar yoğun bir hegemonya mücadelesine başladı. Almanya’nın güçlenerek ortaya çıkması Rusları endişeye sevk etmişti. Bağımsız tek Slav devletini oluşturan Ruslar, Panslavizm siyaseti sayesinde Avusturya-Macaristan ve Osmanlı topraklarını yutmak üzere strateji geliştiriyordu. Gerek Almanlar gerekse Ruslar bu isteklerini tarihî tezlere dayandırmaktaydı.

*

Avrupa’da Turan asıllı milletler de yaşıyordu. Bu milletler; Bulgar, Litvan, Eston, Fin, Fin-Ogur, Leton, Macar (Hungary, Mağyar) olarak Avrupa’ya yayılmıştı.

*

Turan sözcüğü ilk olarak, Zerdüşt din kitabı Avesta'da, İran'ın batısındaki Orta Asya-Çin'i kapsayan coğrafi alanın ismi olarak geçer. Burada yaşayan millete de Turak-Türk denir.

İran edebiyatının önemli isimlerinden Firdevsi’nin Şehnamesinde Turan hükümdarı Efrasyap (Alp Er Tunga) ile yapılan İran savaşları anlatılır.

Turan kelimesi, 11. yüzyıl Karahanlı Uygur Türklerinden Yusuf Has Hacib'in kaleme aldığı Kutadgu Bilig’de de geçmektedir.

Kaşgarlı Mahmud tarafından Bağdat'ta 1072-1074 yılları arasında kaleme alınan Türkçe-Arapça sözlük Divanü Lügat it-Türk’de Turan Hükümarı Alp Er Tunga'nın ölümü üzerine söylenen bir sagu yer alır:

Alp Er Tonga öldi mü
İsiz ajun kaldı mu
Ödlek öçin aldı mu
Emdi yürek yırtılur


(Alp Er Tonga öldü mü
Kötü dünya kaldı mı
Zaman öcün aldı mı
Artık yürek yırtılır)


resim2-003.png

Profesör Mathias Alexander Castren

Turancılık akımının kurucusu ve öncüsü Finlandiyalı Profesör Mathias Alexander Castren (1813-1852)’dir. Castren, ülkesinde uyanan ulusal bilincin etkisiyle, dil ve halk bilimi çalışmaları yaptı.

Fin Milliyetçisi olan Castren, Sibirya’da yıllar süren araştırmalarından sonra Ural-Altay dillerinin karşılaştırmalı olarak incelenmesine önemli katkılarda bulundu.
En can alıcı bulgusu, Fincenin bu dil ailesinden olduğunu saptamasıydı.
Bu inançtan yola çıkarak, Finlilerin Orta Asya’dan geldikleri, küçük ve soyutlanmış bir halk olmayıp, Macarlar, Türkler ve Moğollar gibi grupları içeren, geniş bir toplumun parçası oldukları sonucuna vardı.
1849’da açıkladığı bu düşünceleri, coşkulu bir milliyetçi olan Castren’den sonra gelen Fin milliyetçileri de benimsedi. Böylece, Finlandiya’da Fince üzerine yapılan çalışmalar da büyük bir ivme kazandı.
Castren’in araştırmalarını destekleyen Finlandiya devleti, Helsinki Üniversitesi'nde Fin Dili Kürsüsü kurdu. Castren 1851’de Fin Dili kürsüsüne atandı. Ertesi sene rektör oldu.
Castren’in Finlilerin gerçek yurtları ve Turan’la bağları üzerine görüşleri Finlandiya’da hala büyük ölçüde benimsenmektedir.

*

Avrupa'da yaygınlaşan Turancılık düşüncesi, Slavlar ve Cermenler arasında ezilen bir başka Turan asıllı millet olan Macarlar arasında da filizlenmeye başladı.

*

İbn-i Rüşt ve Gardizi üzerinden günümüze gelebilen, aslı kayıp olan Buharalı Ceyhani’nin gözlemlerinde Macarlar, Türklerin bir kolu olarak gösterilmektedir.

Larousse’deki bilgiler göre, 9. yüzyılda, Doğu’dan gelen Macarlar, Fin-Ogur kökenli bir başka Turan kavmi olan Peçenek Türkleri tarafından Karpatları aşmak zorunda bırakıldı. Macarların burada düzenledikleri akınlar sonucu Arpad ulusal sülaleyi kurdu. Arpad’ın soyundan gelen Geza egemenliğini diğer kavimlere kabul ettirdi.

Ana Britannica’da ise Macarların Roma İmparatoru’nca yardım için çağrıldığını yazmaktadır; Roma Germen İmparatoru Arnulf, 892’de, bir Fin Ogur halkı olan Macarları yardıma çağırdı. En güçlü kabilenin başkanı olarak liderliğe seçilen Arpad, 896’da yedi Macar kabilesinin başında Tuna havzasına egemen oldu. Arpad’ın torunlarından Geza 975’de Hıristiyanlığı kabul etti.

1000 yılında Papa tarafından Saint Istvan’a gönderilen taç ile daha sonra Bizans İmparatoru’nun gönderdiği tacın eklenmesiyle oluşmuş olan Macarların Kutsal Tacı üzerinde “Türklerin Kralı Geza’ya” ifadesi yer almaktadır.

Bizans İmparatoru 8. Constantine Porphyrogenitus 948-952 arasında yazdığı eserinde Macarlardan Türk, ülkelerinden ise Türkiye olarak söz etmektedir.
Eserde, “Arpad, Türklerin büyük prensi” ifadesi de yer almaktadır.

Macar efsanelerinde de 13. yüzyılın başından itibaren Hun-Macar köken birlikteliği dile getirilmeye başlamıştır. “Hunor - Magor” adı verilen efsanede, Hunların ve Macarların Hunor ve Magor adlı iki kardeşten geldiği hikâye edilmektedir. Simon Kezai’nin 1283 dolaylarında yazdığı tahmin edilen Gesta Hungarorum, 11. yüzyıl sonu 12. yüzyıl başlarına tarihlenen Anonymus’un Gesta Hungarium ve 14. yüzyıldaki Mark Kalti’nin Chronicon pictum vindobonense adlı eserlerinde, bu efsaneye Macarların kökenini açıklamak üzere yer verilmiştir.

Rus Doğubilimci Minorsky, Turan teriminin, 1839 tarihinde, “Büyük Türk Yurdu” anlamına gelmek üzere Macarlarca kullanıldığını belirtir.

Macarlar ve Finlilerin, Osmanlı Devleti’nde yaşayan Türkler ve Rusya’daki Türklerle ırkî bağı vardır. Bu kavimlerin dezavantajı, artık bu dilleri konuşan kardeşlerin birbirlerini anlayamayacak durumda olması, yeni ve ortak bir dil geliştirilmesi zorunluluğuydu.

Turancılık akımı, Finlandiya ve Macaristan üzerinden, Avrupa’nın diğer bölgelerinde yaşayan Turan asıllı topluluklarda da yansımaya başladı. Başta, Lehistan (Polonya) olmak üzere, Slovenya, Litvanya, Estonya gibi bölgelerde Turancılık cereyanı gelişti.

1848’de Avusturya’da Macarlar, Rusya’da ise Lehler bağımsızlık için ayaklandı.
Avusturya ve Rusya bu isyanları çok kanlı bir şekilde bastırdı. Yapılan katliamlar, Fransız ve İngiliz kamuoyunda Rusya aleyhine büyük bir tepkinin doğmasına sebep oldu. Macar ve Leh milliyetçilerinin liderleri Osmanlı topraklarına girerek sığınma hakkı istedi. Sultan Abdülmecit, kendisine sığınan mültecileri, Rusya ve Avusturya’nın savaş tehditlerine rağmen, geri vermedi.

Polonya, Macaristan ve çevresini kapsayan bu bölgeden gelenlerin hemen hepsi iyi öğrenim görmüştü. Onların gelişi, 1849'dan sonra bir seri ıslahat hareketlerine geçen Osmanlı devletinin modernleşme sürecine destekleyici oldu. Müslümanlığı kabul eden bu subaylar, Osmanlı ordusuna dahil olmuş, özellikle, ortak düşman olarak gördükleri Ruslara ve Avusturya’ya karşı yapılan savaşlara katılmıştı. Büyük kısmı Kırım harbine katılarak Osmanlı kuvvetlerine güç kattı.

Erdel savaşlarının efsanevi kumandanı Jozsef (Yozef) Bem, Murat Paşa adıyla Halep'e yerleşmiş, 1850'de isyan eden Araplara karşı, kendisine adeta tapınan birçok subay arkadaşlarıyla birlikte savaşmış, şehit düştükten sonra mezar taşı İstanbul’dan götürülüp başına dikilmiştir.

Albay Jozsef Kollmann Kırım savaşında Feyzi Paşa adıyla savaştı.
Yüzbaşı Jozsef Taschler Kırım savaşında yarbaylığa yükseldi.
György Divitsek üstteğmen olup 1864'te Osmanlı ordusunda Albay Ali Bey’i oldu.
Yüzbaşı Janos Derecskey Osmanlı ordusunun İskender Paşası oldu Selanik'teki Rum ayaklanmasında öldü.
Macar özgürlük savaşına yarbay rütbesiyle katılan Kassel doğumlu August Ludwig Wegler Osmanlı ordusuna Albay Tevfik olarak girdi, sonra paşa oldu ve Beduinlere karşı savaşta öldü.
Kssuth'un generallerinden György Kmety, İsmail Paşa ismini alan Kars kalesinin kahraman koruyucusudur, 1856'da orgeneral oldu.
Kırım savaşına katılıp 11 Ekim 1856'da ölen Kont Richard Gruyon, Haydarpaşa İngiliz mezarlığındaki kitabesinde, “Türk Paşası, Fransa'nın çocuğu, İngiltere doğumlu, fakat Macar milliyetçisi” şeklinde ifade edilmektedir.
Macar özgürlük savaşının başçavuşlarından Sandor Farkas, Harbiye'de uzun yıllar hocalık yaparak, Macar Osman Paşa adını aldı.

O zaman Osmanlı hizmetinde bulunan yüksek rütbeli subayların bazıları: Murat Paşa “Jozsef Bem”, İskender Paşa “Antoni İlinski”, Muzaffer Paşa “Wlatyslaw”, Rüstem Bey, Şahin Paşa “Felis Breanski”, Mehmet Sadık Paşa “Michal Czaykowski”, Mahmut Hamdi Paşa “Sygmunt Fremt”, Nihat Paşa “Seweryn Bielinski”, Arslan Paşa “Lutrik Bystzowski”, Sefer Paşa “Wlatyslaw Koscielski”, Mehmet Ali Paşa “Karol Defroi-Karl Detrois” ve Ömer Paşa “Michael Latos.”

*

Macarlar, Turancılık araştırmalarını geliştirmek için, 1870’de, Budapeşte Üniversitesi’nde bir Türkoloji bölümü kurdular.

Siyasetçi ve tarihçi Kont Pal Teleki önderliğinde, 1910 yılında, Macaristan'ın başkenti Budapeşte'de Turan Cemiyeti (Turanî Tarsasag) kuruldu. Birçok ünlü toplumsal şahsiyeti, bilim adamlarını ve ulusçu şairleri kapsayan Cemiyet’in amacı, “Avrupa'dan Asya'ya, Deveny'den Tokyo'ya kadar Turan'ı aramak”, “kardeş uluslar arasında birliği sağlamak ve Turancı birlik bilincini yaygınlaştırmak” idi. “Turancılığın birinci ödevi, Turan ülküsünü öğrenmek ve bunu yaymak” idi. Macar Turan Cemiyeti, 1913'ten itibaren, Turan adlı bir dergi yayımladı. 1920'de dokuz Turancı cemiyet ve birliğin katılımıyla Macaristan Turan Federasyonu (Magyarorszag Turanî Szövetseg) kuruldu.

resim3.png

Pal Teleki

Turancılar 1941 yılında Macaristan’da iktidara yükselmiş, Pal Teleki Başbakan olmuştur. Macarların 2. Dünya Savaşı’nda ürettikleri tankın adı da Turan’dı.

resim4-002.png

Günümüz Macaristan'ında, her sene, aralarında Türkiye'nin de bulunduğu çok sayıda ülkenin katılımıyla Turan Kurultayı düzenlenmektedir.


Rusya’da Türkçülüğün doğuşu

Rusların, Osmanlı toprakları işgal etmesi ile Turan asıllı Türkler, Slav asıllı Rusların hâkimiyeti altında kalıyordu.

Rus Çarlığı otoritesi altına giren Türklerde hem milli hem de dinî endişeler ön plana çıktı,
Ruslaşmak-Hıristiyanlaşmak istemediler, direndiler.
Medreselere yöneliş arttı. Özellikle Orta Asya'da Buhara, Hive Medreseleri'nde dinî eğitim verilmekteydi.
Rusya’daki Türklerin isteği, 1453’te Fatih'in İstanbul'u alışında Fener Patrikhanesine tanıdığı hakları, Çarlık Rusya'sının, Rusya Müslüman müftülüklerine tanımasıydı.

Çar Korkunç İvan, İslamiyet’i “semavi” dinlerden saymamış, Müslümanları “Bejyovjenik” (Putatapar), mescitlerini de “Gapişka” (Putluk) olarak niteleyerek yasaklamıştı.
2. Katerina döneminde, İslamiyet “semavi” din olarak kabul edildi, Müslümanlara dinsel ve uygar özerklik tanındı.
İşgal ettiği topraklarda, “Böl, parçala, yok et” taktiği güden Ruslar, Türklere her birinin ayrı bir boy, millet olduğunu (Kazak, Kırgız, Azeri, Türkmen vs.) telkin etmekteydi.

*

Saf ırkın mevcudiyeti ve bazı ırkların diğerlerinden üstünlüğü düşüncesi, Avrupa'nın diğer ülkeleri Fransa, Rusya, Avusturya, Belçika, İsviçre, İngiltere ve Almanya'dan yayılmaya başlamıştı. Rusya'da, Çar’ı bile dışlayan bir Panslavist hareket gelişiyordu. Bu zaman, Panslavistlerin iktidarda ağırlıkları olması sebebiyle, Panslavizmin Rusya'da şahlandığı bir dönemdi. Batı'daki “saf ırk” teorilerinden hareketle, Slav ırkını ırkların en seçkini olarak görüyor, Rus olmayan ırkları Ruslaştırma veya Rusya'dan uzaklaştırma politikası takip ediyorlardı.

Avrupa'dan yayılan milliyetçilik rüzgârları, Rus Çarlığı topraklarında yaşayan Türkleri de etkiledi. 1870 yılından itibaren, Türklerin yoğun olduğu Kırım ve Kazan bölgelerinde Türkçülük ideolojisi yeşerdi.

Kırım ve Kazan bölgesi, milliyetçiliğin geliştiği Batı ticaret ve siyaseti ile 17. yüzyılda tanışmıştı.
Türk milliyetçiliği o nedenle ilk olarak Kırım ve Kazan bölgesinden fışkırdı.
Kırım ve Kazan Türkleri arasından çıkan aydınlar, Rusların Pan-Slavizm akımına tepki olarak geliştirdikleri Pan-Türkizmi (Türk Birliği-Türkçülük) ideolojisini benimsemişti.

*

İşte burada durarak, Finlandiya ve Macaristan'daki Turancılık akımı ile Rusya'da ortaya çıkan Türkçülük akımını mercek altına almalıyız.

Avrupa'da ortaya çıkan Turancılık, Uzak Doğu'dan Avrupa'ya kadar yayılmış tüm Turan milletlerini kapsayan çok geniş bir çevreye hitap ediyordu.

Rusya'da ortaya çıkan Türkçülük ise genel olarak Rus Çarlığı topraklarında baskı altında yaşayan Türkleri kapsıyordu.

İdeoloji daralmış, Rusya sınırları içerisinde yaşayan Türklere indirgenmişti.


Osmanlı'da Türkçülük

Osmanlı toplumunu oluşturan İslam, Rum, Ermeni ve Yahudi "millet"lerini ortak bir ulusal kimlik altında bir araya getirme düşüncesi 1839 Tanzimat Fermanı'na damgasını vurdu ve 1850'lerden sonra güç kazandı.
Osmanlı aydınlarına göre devlet ancak bir "Osmanlı milleti"ne dayandığı takdirde ayakta durabilir ve canlanabilirdi. Osmanlı milleti, padişahın sembolik egemenliği altında, ortak bayrak, marş ve simgelere (örneğin fes) sahip olacak, din ve dil ayrımı gözetmeden toplumsal birliği gözetecekti.

Osmanlılık fikri bir yandan egemen İslam toplumunda, diğer taraftan devletin Hristiyan unsurlarında direnişle karşılaştı.

1860'larda Namık Kemal öncülüğündeki Genç Osmanlılar, İslam ümmetinin geleneksel ayrıcalıklarını gayrimüslimlerle paylaşmayı reddeden bir milliyetçilik anlayışını savundular.

Gayrimüslim toplumlar içinde ise Osmanlı Devleti'nden koparak ayrı ulusal varlıklar oluşturma fikri taraftar topladı.
Önceleri daha çok Rum toplumunu etkileyen ayrılıkçı akımlar, 93 Harbi yenilgisinden sonra, Osmanlı Devleti'nin diğer gayrimüslim halklarına da yayıldı.

*

Yusuf Akçura'nın kaleme aldığı “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı 33 sayfalık makalenin 1904 yılında yayınlanması ile Osmanlı topraklarında siyasal milliyetçilik başladı. Akçura, makalesinde, Osmanlı Devletinin temel devlet politikası olarak Osmanlıcılık, Pan-İslamizm, Türkçülük olmak üzere üç siyaseti kıyaslayarak incelemiş ve Türkçülüğü kabul etmişti.

Osmanlı topraklarında başlayan Türk milliyetçiliği fikriyatının öncüleri de Kırım-Kazan kökenli aydınlardı. Üç Tarz-ı Siyaset yazarı Akçura da Kazan'ın Simbir şehrindendir.

*

Osmanlı topraklarında Türkçülük fikrine dayanan ilk teşkilât, 25 Aralık 1908 tarihinde, Türk Derneği adıyla başkent İstanbul'da kuruldu.

İstanbul'daki Türk Derneği'nin faaliyetlerine paralel olarak Selanik'te çıkmaya başlayan Genç Kalemler Dergisi, dilde Türkçülük akımına yeni bir hız vererek, milliyetçi ideolojinin oluşması bakımından çok önemli bir gelişmeye öncülük etti.

Türkçülük cereyanı, Birinci Dünya Savaşı ertesinde, Osmanlı'yı Rus Çarlığı ile savaştırmayı planlayan Almanların da etkisiyle, tırmanışa geçti.

Türk Yurdu Cemiyeti, 31 Ağustos 1911 tarihinde, Mehmed Emin (Yurdakul), Ahmed Hikmet (Müftüoğlu), Ahmed Ağaoğlu, Hüseyinzade Ali, Dr. Akif Muhtar (Özden) ve Yusuf Akçura gibi Türkçülük hareketinin önde gelen isimleri tarafından kuruldu.

Hiç şüphesiz, 20. yüzyıl başlarında, Türk milliyetçiliği esası üzerinde kurulan en önemli teşkilât Türk Ocakları oldu.
25 Mart 1912 tarihinde Türk Ocakları’nın kurulduğunu görüyoruz. Türk Ocakları Balkan Harbi’nin başlamasından sadece altı ay önce kurulmuştu. Birinci Dünya Savaşı’nın kopması ile Türk Ocakları’nın kuruluşu arasında sadece iki yıl gibi kısa bir süre vardır.

*

İktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki Cemiyeti, Türkçülük ideolojisini bayrak edindi. İttihatçıların en büyük destekçisi olan Alman İmparatorluğu, Türkçülük motiflerini kullanarak İttihatçıları, Çarlık Rusya’sı üzerine saldırtmayı planlıyordu.

Enver Paşa liderliğindeki İttihatçıların Türkçülüğü sadece Çarlık Rusya’sı sınırları içerisindeki Türk yurtlarını kapsıyordu.

İttihatçıların Rusya'ya saldırması ile girdiğimiz Birinci Dünya Savaşı hüsranla neticelendi.


Cumhuriyet dönemi

Mustafa Kemal Paşa, Birinci Dünya Savaşı enkazı altında kalan Anadolu'yu kurtarmak için “Milli Mücadele” başlattı.
Anadolu'da yaşayan Türkler açısından bir ölüm kalım savaşı olan Milli Mücadele'de Türk milliyetçiliği başlıca siyasi çağrı olduğu gibi, bu mücadele her yönü ile milli bir hareket niteliğindeydi.
Nitekim, Türk Milli Mücadelesinin doğrudan doğruya milliyetçi bir hareket olduğunu o günlerde çeşitli vesilelerle Anadolu'da bulunan Batılılar da belirtmektedir. Bunlar, Anadolu'daki hareketten bahsederken açıkça "milliyetçiler" diye söz etmektedir.

Mustafa Kemal Paşa, Kurtuluş Savaşı boyunca Sovyetlerden yardım aldı; yeni bir Türk devleti kurduktan sonra da Sovyetlerle ilişkisini kesmedi, Moskova'ya yakınlaştı.
Modern Türkiye'nin temellerini atan Atatürk, Türklüğü ön plana alan güçlü bir toplum oluşturmak için çaba harcadı.

Atatürk, savaşın kazanılmasında büyük katkısı olan ve savaş sonrasında da Türkiye'den dostluğunu esirgemeyen Sovyetlerin tepkisini çekmemek için Türk ocaklarını kapattı.

*

Mehmet Emin Yurdakul “Turana Doğru” adlı şiir kitabını cumhuriyet devrinde değiştirerek “Turan” sözcüklerinin tamamını “Vatan” sözcüğüyle değiştirdi. Ahmet Ağaoğlu, Halide Edip ve Yusuf Akçura, çeşitli vesilelerle, Turancılıktan vaz geçtiklerini deklare ettiler.

Dünya çapında iddialı bir siyaset olan Turan hayali sona erdi, Türk milliyetçiliği vatan sınırları içerisine hapsoldu.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.