Cumhuriyet, mazisini silen el değil, taşıyan omuz olmalı

ZİHNİ ÇAKIR

Bugün 29 Ekim.

Cumhuriyet 103 yaşında.

Bayram sabahları methiye yazmak kolay tabi. Zor olan, bir rejimin kendi hafızasıyla yüzleşmesi. Öncelikle bu yazıyı, Cumhuriyet'i inkâr ve tahkir için değil, ona sahip çıkmak için kaleme aldığımın altını kalın çizgilerle çizeyim.

Tezim şu: Cumhuriyet, bir yönetim modeli olarak, milletin ahlakını, inancını ve kültürünü inkâr etmemeli; onları güçlendirmeli, daha ileri taşımalı.

Özellikle belirtmek gerekir ki; halkın idaresi, halkı kendisine yabancılaştırarak kurulamaz.

Erken Cumhuriyet'in bazı tercihleri bu ölçüyü tutturamadı. Vesikalar ortada.

MİRASI DÜŞMAN SAYAN İNKILÂBIN BEDELİ

25 Kasım 1925'te Şapka Kanunu kabul edildi. Kanunda idam cezası yoktu. Fakat aynı gün Meclis, Ankara İstiklâl Mahkemesi'ne idam kararlarını Meclis onayı aranmadan infaz etme yetkisi verdi.

Sonrası malum: Rize'de 143 sanık iki günde yargılandı, sekiz kişi asıldı.

Giresun'da, Maraş'ta, Sivas'ta da itirazlar "irtica" sayıldı. Yalnız İstiklâl Mahkemesi kararlarıyla en az on sekiz idam; sıkıyönetim mahkemeleri eklenince onlarca can verildi Cumhuriyet ve batılılaşma sarmalında.

Asılanlara bakın: imamlar, müezzinler, hafızlar, muhtarlar, esnaf.

Mesele kumaş değildi.

Halk şapkayı başka bir kültür dairesinin alâmeti sayıyordu.

Mesele kimlikti, kimliği muhafaza refleksiydi.

İskilipli Âtıf Hoca'nın dosyası bu yüzden sembol kabul edildi on yıllardır.

Kanundan bir buçuk yıl kadar önce yazdığı "Frenk Mukallitliği ve Şapka" risalesi gerekçe gösterildi; 4 Şubat 1926'da Ankara'da idam edildi.

Geriye yürüyen bir isnat, tartışmalı bir ispat kaldı. Hukuk tarihçileri bu kararı hâlâ tartışıyor, doğruluğuna dair insani ve vicdani bir hüküm verebilmiş değiller.

Peki bir cumhuriyet, kendi âlimini bir risale yüzünden asarak mı güçlenir?

Aynı mahkemeler muhalefete de uzandı.

1926 İzmir davasında suikast şebekesi için delil vardı; ama TDV İslâm Ansiklopedisi'nin ifadesiyle, fırka yöneticilerinin suikastla ilişkisine dair "hiçbir belge ve ifadeye rastlanmadığı halde" mahkeme "bütün geçmişin hesabını" sordu.

Ankara'daki devam davasında eski Maliye Nazırı Câvid Bey de darağacına gönderildi. Temyiz yoktu. Kararlar kesindi.

Sonra harfler geldi.

1 Kasım 1928'de kabul edilen kanunla Türkçe’nin bin yıllık yazısı birkaç ay içinde değişti. Dürüst olalım: 1927 sayımına göre okuryazarlık yüzde 10'un altındaydı; "herkes okuyordu, bir gecede cahil kaldı" demek doğru değil. Asıl kayıp başka: O küçük okur kitlesi bir anda okuyamaz hâle geldi; yeni kuşak dedesinin mezar taşını, vakfiyesini, divanını okuyamaz oldu.

Geoffrey Lewis bu “Türk tipi reforma”, "felaketvari başarı" der. Başarı vardı evet ama felaket de vardı…

Kopuş harfle sınırlı kalmadı.

3 Mart 1924'te hilafet kaldırıldı.

Osmanlı hanedanı yurt dışına çıkarıldı.

Son halife Abdülmecid Efendi ertesi sabah şafakta trene bindirildi.

Hanedanın kadınları ancak 1952'de, erkekleri 1974'te dönebildi. Aynı gün medreseler Maarif'e bağlandı, ardından kapatıldı.

1925'te tekke, zaviye ve türbeler, padişah türbeleri dahil, mühürlendi.

Topkapı Sarayı müzeye çevrildi; mazi, yaşayan bir miras olmaktan çıkıp vitrine kondu.

Belki en acı vesika şu: Mayıs 1931'de Maliye arşivindeki Osmanlı evrakı, hurda kâğıt olarak okkası üç kuruş on paraya Bulgaristan'daki bir kâğıt fabrikasına satıldı. Kurtarılabilen kısmı bugün Sofya'daki Millî Kütüphane'de duruyor. Bir devlet kendi kayıtlarını kantarla satıyorsa, orada düşman ilan edilen şey yalnız bir hanedan değil, hafızanın kendisidir.

Ders kitapları da aynı yolu tuttu.

1930'ların resmî tarihi Hun'a, Sümer'e, Hitit'e uzanırken altı asırlık Osmanlı devletini çoğu zaman "öteki" olarak anlattı.

Yakın mazi atlandı, uzak mazi yeniden kurgulandı.

Hepsinin ortak paydası şu: Devlet, mirası temel değil tehdit gibi gördü. İnkılâp, sürekliliğin içinden değil, sürekliliğe karşı tasarlandı. Bedelini nisyanla ödedik: Kendi mazisini başkalarının tercümesiyle okumaya mahkûm kuşaklar.

Bunu söylemek Cumhuriyet'e karşı olmak değil kimse de benden bir cumhuriyet karşıtı çıkarmaya yeltenmesin. Tam tersine; cumhuriyetin yüceltme çabası benimkisi.

1950'de Arapça ezan yeniden serbest kaldı; 1974'te hanedan erkeklerine kapı açıldı. 2009'da Âtıf Hoca'nın kabri İskilip'e taşındı.

Cumhuriyet, kendi hatalarını onarabildiği, doğru restorasyon hamleleri sergilediği her adımda güçlendi, zayıflamadı.

Peki ders ne?

Kuşku yok ki; süreklilik nostalji değildir. İhtiyacımız olan şey sağlam bir cumhuriyettir. Kökü kesilmiş ağaç bir süre yeşil kalır; ama fırtınada ilk o devrileceklerden biridir.

Osmanlı'dan devraldığımız devlet aklı, vakıf medeniyeti, hukuk ve edebiyat birikimi Cumhuriyet'in rakibi değil, sermayesidir. Milletin ahlakını ve inancını "irtica" diye damgalayan bir anlayış, Cumhuriyet'i halkın evi olmaktan çıkarıp bir kadronun kalesine çevirir ki öyle de oldu.

29 Ekim’in 103’üncü sene-i devriyesinde, en azından bundan sonra cumhuriyetin, mazisini silen el olarak değil, onu taşıyan omuz olarak anılmasını temenni ediyorum.

Mazisiyle barışık bir cumhuriyet, ikinci asrında, Türkiye Yüzyılı’nda daha emin adımlarla yürür.