Muhafazakâr Eziklerle Muhafazakâr Nankörler

ZİHNİ ÇAKIR

3 Kasım 2002’ye kadar milliyetçi-muhafazakâr kesimin kamu olanaklarından, ülke sermayesinden ve kamudaki makam ve mevki dağılımından uzak tutulduğunu kimse inkâr edemez.

MHP’nin, 1999-2002 yılları arasında hüküm süren DSP ve ANAP’ın yer aldığı 57. Koalisyon Hükümetinde olmasını “içine sindiremeyenleri” hatırlayalım.

Hatta bakanlık dağılımında stratejik bakanlıkların MHP’ye verilmemesi yönünde oluşturulan kamuoyu hala hafızalarımızda.

O yıllarda, merkez sağ içinde kümelenenlerle birlikte yüzde 70-75 bandında bir potansiyeli olan milliyetçi-muhafazakâr kitle ne sermaye grupları içerisinde ne de kamu imkanlarında yeterli temsile sahipti.

2002’de başlayan AK Parti iktidarıyla, kamusal alanda yaşanan reformlar, devletin milliyetçi-muhafazakâr kesime yönelik “çatık kaşlı bakışındaki” yumuşama yüzde 70-75 bandındaki bu kesimin kamudaki kadro konumlanmasından sermaye içindeki rolüne pek çok alanda avantajları da beraberinde getirdi.

Bunlarla birlikte bu kesimin inanç ve kültür değerlerinin gereği olarak tercih ettiği giyim tarzının özgürlük sahasının kamusal alanlara kadar genişletilmesi gibi kazanımlar müthiş bir özgüveni de beraberinde getirdi.

Devlet yönetimi ve sermaye içerisindeki payı her geçen yıl daha da yükselen bu kesim, nihayetinde bu iki başlıkta da ülke nüfusu içerisindeki potansiyeliyle paralel bir egemenlik alanına ulaştı.

Milliyetçi-Muhafazakâr kimliğe sahip iktidarın, milletin önüne konulan her sandıktan güçlenerek çıkmasına karşın yüzde 10’u bile bulmayan azgın bir kesimin kültürel hegemonyasının kırılamaması ayrı bir yazı konusu. Lakin elde edilen tüm kazanımların önü alınmaz bir yozlaşma potasında erimesi bu kültürel hegemonyanın bir türlü kırılamamasının sonucu. Mesela uğruna büyük bedeller ödenen adeta bir kuşağın heba edilmesine sebep olan başörtüsü meselesi köklü bir çözüme kavuşturulsa da egemen olan o kültürel hegemonya başörtüsünü de popüler kültürün bir aksesuarı haline getirdi.

AK Parti ve daha sonrasında Millet İttifakına dönüşen iktidar iradesi 2002’lerdeki yüzde 70-75’lik potansiyeli pratikte bir çatı altında topluyor olmasına karşın İttifakın nüvesine uygun bir manifesto geliştirilemeyince ittifakın bileşeni partilerdeki kopuşlar bu oranları da aşağı çekti. Zira ittifakın bileşeni partilerin tabanları proje ürünü yeni partilere oradan sol blok çatısıyla kurulan ittifaka kayarken, muhafazakâr milliyetçi kesimden sola oy geçişkenliğini önleyen duvar da aşındırıldı. Bunun sonucu olarak sol bloğun ana çatısı sayılan CHP’nin oy potansiyeli yıllardır sabitlendiği yüzde 25 bandından 30-35 seviyelerine çıktı.

Siyasi pratik açısından bu veriler ne kadar manipüle edilirse edilsin anket sonuçlarında gizlenemeyecek şekilde kendini belli ediyor.

Belki biraz ağır olacak ama işi bu noktaya getiren en temel sosyolojik gerçekliğin “muhafazakâr eziklik” ve “muhafazakâr nankörlük” olduğu tespiti yapmak durumundayız.

Mesela bakın yazımın girişinde de ifade ettiğim gibi; AK parti iktidarıyla birlikte devlet yönetimi ve sermaye içerisindeki payı her geçen yıl daha da yükselen ve son 20 yılda maddi zenginliğe ve makam ve mevkiye sahip olan hâlâ da bu nimetlerden aksırıncaya tıksırıncaya kadar yararlanan milliyetçi-muhafazakâr kesim nankörlük denizinde yüzüyor adeta.

Bürokrasiyi yakından takip edenler, hayalini bile kuramadıkları makamlara jet hızıyla yükselenlerin, bu imkanların önünün sonuna kadar açan iktidar ve Cumhurbaşkanı sayın Recep Tayyip Erdoğan hakkında neler konuştuğunu, yetki alanlarında iktidarın elini zayıflatacak, Erdoğan’ın toplumdaki kredibilitesini aşındıracak hangi uygulamalara imza atıklarını da bilir.

Mesela önemli bir kurumun Genel Sekreterliği görevine (vekaleten) getirilen baş örtülü bir hanımefendinin, kurumdaki ilk icraatının Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan fotoğraflarını toplatıp depoya istifletmesi kelimenin tam anlamıyla nankörlük denizinde boğulmaktı.

  • Yine bu iktidar döneminde sermayesini katlayan, neredeyse tüm devlet yatırımlarının bir tarafında yüklenici yapılan, muhalefetin tabiriyle “5’li çete”nin, en ufak bir sarsıntıda milyarlarca dolarlık parasını yurt dışına çıkarması…
  • Bunlardan bazılarının 15 Temmuz gecesi kıyıya yanaştırdıkları teknelerle, apronlarda bekleyen özel uçaklarla yurt dışına kaçma girişiminde bulunması…
  • Yolsuzluk ve rüşvet odaklı örgütlü suç kapsamında tutuklu olan Ekrem İmamoğlu’nun bir iktidar rüzgârı yakaladığı kanaatiyle dümeni bu kişiye kırması…

Bütün bunlar bürokrasideki nankörlüğün sermayedeki yansımasından başka bir şey değildi.

20 yılı aşkın iktidar döneminde elde edilen bütün kazanımlardan aksıra tıksıra yararlananlar yarın bir iktidar değişimi olduğunda başlarına geleceklerin farkındalığından o kadar uzaklar ki…

İnsan bunların nankörlüğünü dışa vuran tavırlarını gördükçe; hani 1 dönem de olsa bugün gerdan kırdıkları sol siyasi zemin bir iktidara gelse de bırakın maddi imkanlarını kaybetmeyi, manevi kazanımlarından bile yoksun kalsalar demeden edemiyor. Ama böyle bir değişimin ülkeyi en az 50 yıl geriye götüreceği düşüncesi ürpertiyor insanı…