Türkiye'de bazı dosyalar kapanmaz. Sadece üzerlerine bir cümle örtülür. 2010-11 sezonu şike dosyasının üzerine örtülen cümle de malum: "Mahkeme beraat verdi, demek ki şike yoktu."
Bu cümleyi desteklemek için de “Cumhurbaşkanlığı sitesinde kumpas olduğu yazıyor” anlatısı eklendi sonradan.
Kulağa hoş geliyor tabi. Tribüne de oldukça uygun düşüyor. Oysa hukuken yarım hatta altı boş bir cümle.
Daha doğrusu, yarım bırakılmış, altı da boşaltılmış bir cümle.
Bir slogana başvurmadan karar metinleri, tarihler ve vesikalara bağlı kalarak o cümleyi tamamlamaya çalışacağım.
Önce lafı eveleyip gevelemeden ne düşündüğümü aktarayım.
Ben 2010-11 sezonunda Türk futbolunda ciddi bir şike hadisesi yaşandığı, bu şike eylemlerinin, dönemin egemen gücü Fetullahçıların hukuk dışı delil toplama hastalığı yüzünden adli yargıda cezasız bırakıldığı kanaatindeyim.
Dediğim gibi; benimki bir ceza mahkemesi hükmü değil kanaat. Ceza yargısı, yargılanan isimleri “delillerin hukuka aykırı yolla elde edildiği” gerekçesine dayanarak beraat ettirmiş.
Peki, o halde mesele kapandı mı dediğinizi duyar gibiyim.
Hayır. Çünkü bu dosyada üç ayrı yargı hattı var. Üçü de başka bir soruya cevap veriyor.
Birincisi Avrupa spor yargısı, yani UEFA ve CAS.
İkincisi iç hukukumuz yani Türk ceza yargılaması.
Üçüncüsü de 2016 sonrasında “kumpas” adı altında açılan davalar.
Bu üç hattı birbirine karıştırdığınız anda, ortaya hukuk değil hengâme çıkar.
‘ŞİKE’DE İLK ADIM ANKARA'DAN DEĞİL, NYON'DAN GELDİ
Hafızamızı tazeleyelim.
3 Temmuz 2011'de Fenerbahçe’ye yönelik şike operasyonu yapıldı. Operasyondan yaklaşık elli gün sonra, 23 Ağustos 2011'de, dönemin UEFA Genel Sekreteri Gianni Infantino Türkiye Futbol Federasyonu’na bir mektup gönderdi.
CAS kararına da aynen geçen mektupta özetle şöyle deniyordu: "Mevcut deliller karşısında Fenerbahçe'nin bu sezon Şampiyonlar Ligi'ne katılmaması gerektiği görülüyor. Kulüp ya kendisi çekilsin ya da Türkiye Futbol Federasyon onu çeksin. Aksi halde UEFA'nın açacağı disiplin sürecinde verilecek ceza çok daha ağır olabilir."
Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Yönetim Kurulu ertesi gün, 24 Ağustos 2011'de Fenerbahçe'yi turnuvadan çekti.
Fenerbahçe bu karara karşı CAS'a başvurdu.
Sonra kamuoyuna açıklanan “ülke menfaati” gerekçesi hiçbir zaman anlaşılamayan o meşhur feragat geldi.
FENERBAHÇE’YE GERİ ADIM ATTIRAN "ÜLKE MENFAATİ" NEYDİ?
25 Nisan 2012'de Fenerbahçe CAS'taki davasından feragat etti.
Bu tarih, CAS kararında da kayıtlı.
Bu gelişme, TFF'nin Fenerbahçe’yi 2011-12’deki Şampiyonlar Ligi'nden çekme kararını da kesinleştirdi.
Gerekçe olarak kamuoyuna "ülkemizin menfaatleri" ifadesi sunuldu.
Peki, neydi bu "menfaat"?
Açık konuşan ilk isim, kulübün o dönemki yöneticilerinden Ali Koç oldu. Koç, Kasım 2013'te şunu söyledi:
"CAS'taki davayı şike yapıp yapmamakla ilgili değil, sorgusuz şekilde Şampiyonlar Ligi'nden edilmemizle ilgili açtık. Şenes Erzik'in öncülüğünde, CAS davasını çekmemiz halinde 2020 Avrupa Futbol Şampiyonası'nın Türkiye'ye verileceğine inandırıldığımız için davayı çektik."
Dönemin kulüp başkanı Aziz Yıldırım da benzer bir şey söyledi. Davanın "ülke menfaatleri" için çekildiğini, bu menfaatler arasında "2020 adaylığının da" bulunduğunu ve kendisinin o sırada tutuklu olduğu için kararda imzasının bulunmadığını belirtti.
Dönemin UEFA Başkan Yardımcısı Şenes Erzik ise Aziz Yıldırım’ın öne sürdüğü bu gerekçeyi çürüten bir açıklama yapıp Euro 2020'nin Türkiye'ye verilmesinin "başka bir aday çıkmaması" şartına bağlı olduğunu söyledi.
Sonrası malumunuz zaten.
UEFA, Aralık 2012'de Euro 2020'yi tek bir ülkede değil, Avrupa'nın dört bir yanına yayılan bir formatta düzenlemeye karar verdi.
Türkiye'ye düşen bir şey olmadığı gibi Aziz Yıldırım’ın CAS'TAN FERAGATI 2020 adaylığı şartı gibi sunmasının da altı boşalmış oldu.
Burada iki şeyin altını çizmek gerekiyor.
Birincisi: Bu, tarafların kendi beyanı. Bir pazarlığın var olduğunu belgeleyen resmi bir vesika kamuoyuyla hiçbir zaman paylaşılmadı.
İkincisi ve daha önemlisi: Ali Koç'un “bu dava şike yapıp yapmamakla ilgili değildi" ifadeleri… Yani Fenerbahçe’nin o dönemki CAS feragati, şike iddiasının esasına dair bir kabul anlamı da taşımıyor ret anlamı da taşımıyor.
Fakat şu soruyu da kayda geçirelim:
Haklı olduğuna inanan bir kulüp, Avrupa'nın en yüksek spor mahkemesindeki davasını, gerçekten sonucu hiçbir zaman gelmeyen bir turnuva vaadi için mi çekti yoksa kamuoyundan saklanan başka bir gerekçesi mi vardı?
Konjonktürün hukuka galebe çaldığı ilk an, belki de buydu.
UEFA VE CAS: ASIL KARAR 2013'TE
Çoğu kişi şike sürecine dair iki dosyayı birbirine karıştırır. Birbirine karıştırılması da şike noktasında inkârcı tavır sergileyenlerin ekmeğine yağ sürüyor. Halbuki 2012'de çekilen dava başkaydı, 2013'te sonuna kadar götürülen disiplin dosyası başka…
Asıl ceza ikincisiydi ve Fenerbahçe aleyhine sonuçlandı.
UEFA Kontrol ve Disiplin Kurulu, 22 Haziran 2013'te Fenerbahçe'yi üç sezon Avrupa kupalarından men etti. Üçüncü sezon beş yıllık denetim süresine ertelendi.
UEFA Temyiz Kurulu, 10 Temmuz 2013'te cezayı "katılmaya hak kazanılacak sonraki iki UEFA organizasyonundan men" olarak düzeltti.
CAS ise 28 Ağustos 2013'te kulübün itirazını reddetti. Bu dosyanın numarası CAS 2013/A/3256'dır. Gerekçeli karar da 11 Nisan 2014'te yayımlandı.
Sonuçta Fenerbahçe, 2011-12 sezonunda TFF kararıyla, 2013-14 ve 2014-15 sezonlarında ise UEFA’nın ŞİKE cezasıyla Avrupa'da yer alamadı.
UEFA’nın unutturulmaya hatta hiç tartıştırılmamaya çalışılan CAS tarafından onaylanan bu kararında asıl önemli olan sonuç değil, gerekçeydi.
Heyet dosyaya sıfırdan baktı. Delilleri değerlendirirken ceza hukuku açısından değil spor hukuku çerçevesinde değerlendirdi. Bu bağlamda ceza hukukunda berat sebebi sayılan “delillerin hukuka aykırı yolla elde edildiği” iddiasına haklı olarak itibar etmedi.
Kayıtları tek tek ölçtü, biçti, tarttı.
Öyle titiz bir incelemeye tabi tuttu ki; mesela çevirisi şüpheli olanları ve konuşanın kim olduğu net olmayan tapeleri delil dışı bıraktı. Ve kendi ölçütü olan "rahat kanaat" (comfortable satisfaction) standardına göre, kulüp yetkililerinin 2010-11 sezonunda dört maçın sonucunu etkilemeye teşebbüs ettiği sonucuna vardı.
"Rahat kanaatle" verilen bu hüküm sonucu da halen UEFA sitesinde yayında olan şikeci kulüpler listesine yansımış durumda.
Bu arada Fenerbahçe, UEFA ve CAS'dan Yargıtay’ın kararını beklemeyi talep etti. Dosyayı ele alan heyet ise bu talebi reddetti ve tarihe geçen şu ifadeleri kayda geçirdi:
"Türk Yargıtayı tüm sanıkları beraat ettirse bile, bunun, heyetin bu tahkim yargılamasındaki sonuçlarına hiçbir etkisi olmayacaktır."
Bu cümleyi yeniden okuyun. Bir daha okuyun, bir daha okuyun...
CAS, bir gecede yapılan kanun ve yönetmelik değişikliklerinden sürecin müdahale içerikli olası bir beraatle sonuçlandırılacağını 2014'te öngörmüş ve daha o günden "benim tespitim bundan etkilenmez" demişti.
İtiraf edelim; UEFA ve CAS, kararı, ceza mahkemesinin sonucuna bilinçli olarak bağlamadı o dönem.
Bir hususu da hakkaniyet gereği belirteyim: CAS kararlarında kişilerin adları harflerle kodlanmıştı.
CAS'ın tespiti bir spor disiplini tespitiydi. Bu bakımdan CAS tespitinde hiç kimse için ceza hukuku anlamında suçlu olduğu tespiti yer almadı. Muhatabı kulüptü yani Fenerbahçe idi. Yaptırımı da Avrupa kupalarından menetmekti. Bunu da yaptı.
TCK ÇERÇEVESİNDE CEZA YARGILAMASI: MAHKUMİYETTEN BERAATE
Şimdi Türkiye'ye dönelim.
Kronoloji uzun ama ŞİKE sürecinin ceza yargılaması boyutuna yasal düzenleme yapılarak müdahale edildiğini görmek açısından da ibretlik bir kronoloji…
2 Temmuz 2012'de özel yetkili İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi ŞİKE DAVASI kararını açıkladı.
Kararda 93 sanıktan 48'inin çeşitli cezalara çarptırıldığı yer aldı. Fenerbahçe'nin o dönemki başkanı da olan Aziz Yıldırım toplam 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.
17 Ocak 2014'te Yargıtay 5. Ceza Dairesi hükümlerin bir kısmını onadı, bir kısmını bozdu.
Bu karardan 3 ay sonra Mart 2014'te 6526 sayılı Kanun'la özel yetkili mahkemeler kaldırıldı. Aynı kanunla "suç işlemek amacıyla örgüt kurma" suçu, telefon dinlemesine izin verilen suçlar listesinden çıkarıldı.
Dönemin hükümetinin bu hamlesi, ŞİKE eylemlerinin tespiti noktasında en önemli delil olan ve sanıkların tek birinin bile mahkeme aşamasında inkâr etmediği telefon dinlemeleri ile elde edilen diğer delilleri de boşa çıkarma hamlesiydi aslında.
Bunu da İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 23 Haziran 2014 tarihinde söz konusu kanun değişikliğini "yeni olay" sayıp yargılamanın yenilenmesine karar vermesinden daha net anlıyoruz.
ŞİKE fiili olarak tespiti yapılan eylemlerin dayanağı olan telefon dinlemeleri ve tapeler alel acele çıkarılan 6526 Sayılı Kanun'la “delil” niteliğini kaybedince, yeniden yargılama yapan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, 9 Ekim 2015'te 36 sanığın tamamını beraat ettirdi.
2 Ocak 2020'de Yargıtay, şike ve teşvik primi suçlarından verilen beraatleri usulden bozdu. Örgüt suçundan verilen beraatler ise kesinleşti.
Kasım 2020'de yerel mahkeme yeniden beraat kararı verdi.
27 Aralık 2021'de Yargıtay 5. Ceza Dairesi beraatleri oy birliğiyle onadı.
Dosya böylece, ceza hukuku bakımından kesin olarak kapandı.
Asıl mesele, mahkemelerin bu beraat kararlarına dair dayanaklarının ne olduğuydu aslında.
"FİİL YOK" MU, "DELİL KULLANILAMAZ" MI?
2015 tarihli 288 sayfalık gerekçeli kararın iki temel dayanağı vardı.
Birincisi; kanunilik.
Şike ve teşvik primi, ayrı bir suç olarak ancak 14 Nisan 2011'de yürürlüğe giren 6222 sayılı Kanun'la tanımlandı. Mahkemeye göre; (dosyadaki telefon dinlemeleri ve tapelere rağmen) soruşturmanın başladığı 2 Aralık 2010 ile bu tarih arasındaki dönem için "şike suçundan bahsetmek mümkün değildi."
Dikkat edin. Bu, "o maçlarda bir şey yaşanmadı, şike eylemi sergilenmedi" anlamına gelmiyordu.
"O tarihte bu fiil kanunda suç olarak tanımlı değildi" diyordu mahkeme.
"Kanunsuz suç ve ceza olmaz" ilkesi hukukun temel dayanaklarından biridir. Ne var ki bu ilke cezalandırmayı engeller, olanı olmamış hale getirmez, olanı oldu dememizin de önünde bir engel değildir.
İkincisi; delil yasağı.
Telefon dinleme kararları başlangıçta "örgüt suçu" gerekçesiyle alınmıştı.
Mahkemeye göre 6222 sayılı Kanun yürürlüğe girdikten sonra şike suçu için yeniden dinleme kararı alınması gerekiyordu. Bu karar alınmamıştı. Bu nedenle usulsüz yapılan dinlemeler hükümde kullanılamazdı. Kayıtlar dışlanınca da mahkemeye göre ortada ceza yargılaması için "yeterli, kesin, her türlü şüpheden uzak delil" kalmadı.
Yargıtay'ın 27 Aralık 2021 tarihli onama kararı bu çizgiyi daha da belirgin hale getiriyordu.
Kamuoyuna yansıyan haliyle karar, dinleme kayıtlarının sanık/sanıklar tarafından kabul edildiğini, ancak bu ikrarın hukuka uygun şekilde tespit edilmediğini, bu yüzden kayıtların suçun ispatında delil olarak kullanılamayacağını belirtiyor.
Hüküm cümlesi de açık: "Hukuka aykırı nitelikteki bu deliller dışlanarak mevcut delillerin değerlendirilmesi suretiyle" beraat kararında isabetsizlik görülmemiştir.
İKİ CÜMLE ARASINDAKİ UÇURUM
Temel hukuk bilgisiyle ifade etmek gerekirse hukukta bazen tek bir kelime, bir uçurumu ifade eder.
"Fiil sabit olmadı" ile "fiil hiç yaşanmadı" arasında da böyle bir uçurum var.
İlkinin anlamı şudur: Elideki delil hukuka uygun yoldan elde edilmedi. Bu yüzden suçu ispatı için yeterli sayılmaz. Bu sanığın beraatini getirir.
İkincisi ise maddi bir tespittir: O olay hiç yaşanmamıştır.
Fenerbahçe’nin şike davasında ceza yargısı birincisini söyledi, ikincisini değil.
Burada kimse yanlış anlamasın. Hukuka aykırı delilin yasaklanması (CMK 206 ve 217, Anayasa'nın 38. maddesi) hukuk devletinin olmazsa olmazıdır.
Delil ne kadar ikna edici görünürse görünsün, hukuka aykırı elde edilmişse hükme esas alınamaz.
Masumiyet karinesi bakımından da yargılanan kişilerin ceza hukuku açısından aklandığını söylemek mümkün. Kimse onlara hukuken "suçlu" demez, diyemez.
Ancak aynı kararlarda, 2010-11 sezonunda sahada ve telefonlarda neler yaşandığına dair "hiçbir şey olmadı" şeklinde bir hüküm kurulmadığını da hatırlatmak gerek.
O zaman toparlayalım.
Ortada üç ayrı yargı mercii, üç ayrı soru ve üç ayrı cevap var:
UEFA ve CAS, "bu oldu mu?" sorusunu spor disiplini ölçüsüyle cevapladı. Dört maçta şike/şikeye teşebbüs tespit etti.
Şike davasına bakan Ağır Ceza Mahkemesi ise, "Bu, hukuka uygun delille ve o tarihte yürürlükte olan kanuna göre ispatlanabildi mi?" sorusunu cevapladı. Sonradan yapılan kanuni düzenlemeye göre cevabı "Hayır" oldu ve sanıklar beraat etti.
“Kumpas” diye nitelendirilen davalar ise "soruşturmayı yürütenler suç işledi mi?" sorusunu cevapladı.
2010-11 maçlarında ne yaşandığı, telefon dinlemelerine yansıyan yaşanmışlıklar hakkında hüküm kurmadı.
Bu üç cevap birbiriyle çelişmiyor. Çünkü üçü de farklı sorulara verilen farklı cevaplardı.
"KUMPAS" TEORİSİ: KARARLAR NE DİYOR, SİYASET NE DİYOR?
2013 sonrasında siyasi otorite ile FETÖ arasındaki kopuş kavgaya evrilerek derinleşti. 15 Temmuz'dan sonra ise kesin bir hesaplaşmaya dönüştü.
Kimse kusura bakmasın ama şike dosyası da bu süreçte yeniden yazıldı, başlığı da "FETÖ kumpası" oldu.
Hakkaniyetli olalım; Bu teorinin bir kısmının yargısal dayanağı da var.
İstanbul 23. Ağır Ceza Mahkemesi Haziran 2021'de "şike kumpası" davasında, aralarında dönemin bazı emniyet yöneticileri ile bir medya grubunun yöneticisinin de bulunduğu çok sayıda sanığı haberleşmenin gizliliğini ihlal, resmî belgede sahtecilik ve iftira gibi suçlardan cezalandırdı.
Gerekçeli kararda soruşturmanın yönünün "bilerek federasyon ve özellikle Fenerbahçe'ye çevrildiği" ifade edildi. İstinaf mahkemesi bu kararı usulden bozdu. Haziran 2025'te dava yeniden karara bağlandı.
Yargıtay'ın 2020 tarihli bozma ilamı da istihbari dinlemelere, ifadelerin kolluk yönlendirmesiyle alındığı iddialarına ve dinleme kararlarında CMK 135'e uyulmamasına dair tespitlere yer verdi.
Ayrıca o dönem soruşturmayı yürüten savcılardan bazıları ve mahkûmiyet kararı veren heyetin bazı üyeleri, sonradan FETÖ soruşturmalarının sanığı oldu. Kimi firari, kimi meslekten ihraç edildi, kimi ise yargılandı, cezaevine girdi.
Yani "soruşturmanın usulsüz bir şekilde yürütüldüğü, bazı kamu görevlilerinin bu süreçte suç işlediği" tespiti yargı kararlarında da mevcut.
Peki, buradan "demek ki şike de yoktu" sonucuna varılabilir mi?
Hayır. İşte kumpas teorisi tam burada bir sıçrama yapıyor.
Mantık şöyle kuruluyor: "Soruşturmayı yürütenler kötü niyetliydi. O halde soruşturulan olaylar da yaşanmadı."
Böyle bir çıkarım hiçbir karar metninde yer almıyor.
Üstelik böyle bir çıkarım kabul görecekse bu yargı mensuplarınca yürütülen binlerce soruşturma ve dava da pekala kumpas diye nitelendirilebilir. Bir çok hüküm bu gerekçe ile bozulabilir.
Vurgulamak gerekirse kumpas davası soruşturmacıları yargılandı. 2010-11 sezonundaki maçlar yargılanmadı.
Bir ayrıntı daha var ki, nisyana terk edilmemeli: 2014'te yeniden yargılama kapısını açan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, "kumpas kurulduğu" ve "tutanaklarda sahtecilik yapıldığı" iddialarına dayanan yeniden yargılama taleplerini oy birliğiyle reddetmişti.
Kapıyı kumpas iddiası değil, kanun değişikliği açtı.
LOZAN'DAKİ HEYET DE Mİ KUMPASÇIYDI?
Bir soruşturmayı sonradan FETÖ mensubu oldukları anlaşılan kamu görevlilerinin yürütmüş olması, o dosyayı çökerten usul hatalarını açıklayabilir. Hatta bu hataların neden yapıldığını da açıklayabilir.
Ama UEFA'nın, CAS'ın ya da TFF Etik Kurulu'nun tespitlerini kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
CAS heyeti delilleri İstanbul'daki özel yetkili savcının gözüyle değil, kendi süzgeciyle değerlendirdi. Zayıf bulduğu delilleri attı, kalanları tarttı ve bir sonuca vardı.
CAS heyetinde ne Ankara'nın yani hükümetin ya da devletin ne de Pennsylvania'nın yani FETÖ’nün adamı vardı. Bir Hollandalı, bir Alman ve bir Portekizli hukukçu vardı sadece.
Peki, kumpas teorisini bugün en yüksek sesle savunanlara “Lozan'daki heyet de mi kumpasın parçasıydı” diye sormak gerekmez mi?
Siyasi iklim değiştiğinde sonucu da değişen bir hakikat anlayışı, adaletin tecellisi ya da hukukun yansıması değil konjonktürün ürünüdür.
Dün "şike vardı" diyenlerin bir kısmının bugün "kumpas vardı" demesi, hakikatin değiştiğini göstermez. Sadece rüzgârın yön değiştirdiğini gösterir.
USULSÜZLÜK, OLAYI SİLMEZ
Toparlamak gerekirse;
Fenerbahçe'nin şike dosyasında "şike yoktu" diyen tek bir yargı kararı yok.
Bir yanda iki bağımsız spor yargısı mercii, yani UEFA ve CAS var. İkisi de kendi ispat standartlarıyla teşebbüs tespit etti ve yaptırım uyguladı.
Öte yanda iç hukuk yolları ve ceza yargısı var. Ceza yargısı, sonradan yapılan yasal bir düzenlemeye dayanarak delillerin hukuka aykırı elde edildiğini ve fiillerin bir kısmının o tarihte suç olarak tanımlanmadığını gerekçe göstererek beraat verdi.
Bunun arasında bir de "ülke menfaati" adına çekilen bir CAS davası var. Vaat edilen menfaat hiçbir zaman gelmedi.
Ceza yargılamasının o sezonda yaşananları cezalandıramamış olmasının sebepleri belli: o dönemin yargı içi yapılanmasının usulsüzlükleri ve şike suçunu tanımlayan kanunun geç gelmesi. Bu bana ait bir kanaat değil, kararlarda yazılı olan şey.
Ama usulsüz bir soruşturma, ortada bir olay olmadığını ispatlamaz. Soruşturma konusu olayın usulüne uygun soruşturulmadığını ispatlar.
İki gerçeği aynı anda söylemek mümkündür. Hatta namuslu olan da budur:
FETÖ'nün yargıdaki uzantıları bu dosyayı hukuka aykırı yöntemlerle yürüttü.
Ve 2010-11 sezonunda Türk futbolu, Avrupa'nın en yüksek spor mahkemesinin de tespit ettiği ciddi bir şike skandalı yaşadı.
Özetle; şike davasında ceza yargılamasında verilen beraat, ispatın yokluğudur, hafızanın, şikeye dair spor hukukunda suç sayılan eylemin yokluğu değil.