ZİHNİ ÇAKIR
FON'da her kaybı 'mağduriyet' her para teslimini 'masum yatırım' sayamayız
Sermaye piyasalarında kopan fırtınaya yalnızca “fon mağduriyeti” diye bakmak, işin özünü bulandırıyor. Ortada, iyi niyetli birikim sahibini korumakla yükümlü devlet ile kapalı bir ilişkiler silsilesi üzerinden kısa yoldan zenginleşme arayışına ilişkin ağır iddialar var. Dürüst borsa yatırımcısıyla, manipülasyon ve rüşvet iddialarının odağındaki ilişki ağını aynı mağduriyet başlığına sığdıramayız. Kimin hak sahibi, kimin sorumlu olduğu elbette delillerle ve hukuk içinde belirlenecek. Ancak açgözlülüğün üzerini mağduriyet örtüsüyle kapatmaya da kimse kalkışmasın.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çizdiği çerçeve net: “Herhangi bir taviz vermemiz mümkün değil.”
“Hiç ummadığınız insanların” bu işe karıştığına ilişkin açıklaması, soruşturmanın parti, bürokrasi veya isim gözetmeden yürütülmesi gerektiğinin ilanıdır aynı zamanda.
Devlet Denetleme Kurulu’nun görevlendirilmesi, Fon Koordinasyon Kurulu’nun takibi ve kamu kaynağı kullanılmadan yürütüleceği açıklanan tasfiye–tahsilat–ödeme süreci, bu iradenin uygulamadaki karşılığıdır. Haksız kazanç sağlayan, piyasayı manipüle eden veya buna göz yuman kim varsa, sorumluluğu ortaya çıkarılmalıdır. Kararlılık tam da budur.
Bu kararlılığın en görünür sınavı, AK Parti’nin üst kademelerinde görev yapmış isimlerdir. Fatma Betül Sayan Kaya, eşi İlyas Kaya ve eski SPK Başkanı İbrahim Ömer Gönül hakkındaki soruşturmada artık hakimlik kararı da var. Sayan Kaya, “Sermaye Piyasası Kanunu’na muhalefet” ve “suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma” iddialarıyla tutuklandı. İlyas Kaya ile Gönül hakkında ise imza ve yurt dışına çıkış yasağı şeklinde adli kontrol uygulandı. AK Parti’nin 2023 Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Seçim kampanyasıyla 2024 mahalli İdareler Genel Seçim kampanyasını yürüten eski Milletvekili Ertan Aydın’ın da aynı soruşturma kapsamında tutuklu.
Burada hukuk çizgisini kalın çekelim: Tutuklama mahkûmiyet değildir. Adli kontrol de suçun sabit olduğu anlamına gelmez. İddialar yargılamada sınanacak, herkes savunmasını yapacak. Fakat siyasi bakımdan verilmesi gereken mesaj açık: Unvan, geçmiş görev ve parti içindeki mevki soruşturmanın önüne kalkan olamaz.
Kimsenin gözünün yaşına bakılmaması, peşinen suçlu ilan etmek değil; kimseye ayrıcalık tanımadan hesabın hukuk önünde sorulmasıdır. Toplumun aşınan güveni de ancak böyle onarılabilir.
Adalet Bakanı Akın Gürlek’in açıkladığı bilanço, soruşturmanın ulaştığı boyutu gösteriyor: 433 şüpheli, 112 tutuklu, 186 adli kontrol, 38 firari…
Bunlar açıklamanın yapıldığı aşamadaki rakamlar. Yüzlerce gerçek ve tüzel kişiye yönelik bloke işlemleriyle birlikte düşünüldüğünde, karşımızdaki dosyanın basit bir “yatırım tercihi” tartışmasına indirgenemeyeceği ortada. İddia edilen bürokrasi, manipülasyon ve medya ilişkileri; denetim mekanizmalarına sızma ve rüşvet çarkı, bütün bağlantılarıyla aydınlatılmalı. “Garanti getiri” masalının arkasında ne varsa ortaya dökülmeli.
Burada ayrıca sorgulanması gereken bir denetim zinciri var. Maliye bürokrasisi, SPK ve Takasbank…
Her birinin yetkisi ve sorumluluğu farklı olabilir. Ancak bu farklılık, kimsenin kendi görev alanına ilişkin sorulardan kaçmasına gerekçe olamaz.
Neyi gördüler?
Neyi geç gördüler?
Hangi uyarıyı yaptılar, hangi tedbiri aldılar?
İddia edilen işlemler böylesine büyürken hangi mekanizmalar çalıştı, hangileri işlemedi?
Mesele adliyeye taşındıktan sonra bütün yükü savcıların ve mahkemelerin omzuna bırakıp kenara çekilmek olmaz.
Denetim, zarar doğduktan sonra dosya göndermekten ibaret değil ki.
Erken uyarı, şüpheli işlemlerin takibi ve zamanında müdahale, bu kurumların varlık sebebi değil mi?
Maliye-denetim-takas hattındaki muhtemel ihmaller de soruşturulmalı.
İhmal, göz yumma yahut başka bir sorumluluk tespit edilirse, makamına bakılmaksızın hesabı sorulmalı.
Kimse unutmasın ki; adaletin devreye girmesi, önceki denetim halkalarını ibra etmez.
Mesela Fatma Betül Sayan Kaya’nın sistemden çıkarken normalde Takasbank süreci dahil en erken 2 günde ödenmesi gereken parasının aynı gün ödenmesinin denetime takılmaması gibi…
Bu arada asıl mağduriyetin adresini de şaşırmayalım. Manipüle edilen fiyatlar, bozulan piyasa işleyişi ve sarsılan güven, milyonlarca borsa yatırımcısının omzuna yük bindiriyor.
Sekiz milyonu aşkın yatırımcıdan söz ediyoruz: Emekli ikramiyesini, küçük tasarrufunu, çocuğunun geleceğini piyasaya emanet eden insanlar…
Bilançoyu okuyup şirketine ortak olmaya çalışanlarla kapalı kapılar ardında olağanüstü kazanç peşinde koşanları aynı kefeye koyamayız.
Dürüst yatırımcının kaybı yalnızca ekranındaki kırmızı rakam değil. Kurallara, denetime ve adil fiyat oluşumuna duyduğu güven de aşınıyor. Sabah emir giren, akşam portföyüne bakan, bir şirketin büyümesinden pay almayı uman vatandaş; vurgun iddialarının değil, sermaye piyasasının omurgasıdır. Devletin koruması gereken ortak zemin de budur.
Bu kitleyi desteklemek, birkaç teselli cümlesi kurmakla olmaz. Şeffaf denetim, zamanında açıklama, sorumluların ortaya çıkarılması ve hukuka uygun tahsilat gerekir. Çünkü yatırımcı güveni kırılırsa tasarrufun üretime yönelmesi zorlaşır; şirketlerin finansmana erişimi ve piyasanın itibarı zarar görür. Küçük yatırımcıya “Bekleyin, yargı çalışıyor” demek tek başına yeterli değildir. Aynı zamanda “Bu zafiyetin tekrarını önleyecek ne yaptınız?” sorusuna da cevap verilmelidir.
Yaklaşık 30 milyar liralık iade-tasfiye büyüklüğüne ilişkin açıklamalar ve ana para ödemelerinin bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim.
Hak sahipliği tespit edilenlerin ana parasının ödenmesi, iddia edilen düzeni meşrulaştırmaz. Gönüllü iade de varsa suçun yahut hukuki sorumluluğun kendiliğinden ortadan kalktığı anlamına gelmez. Tahsilat yapılacak, hak sahipliği belirlenecek, kamu kasası bu ilişkilerin zararını üstlenen bir kaynağa dönüştürülmeyecek. Bunun yanında dürüst borsa yatırımcısının güvenini yeniden tesis edecek adımlar atılacak.
Özetle; her kaybı “mağduriyet”, her para teslimini “masum yatırım” sayamayız. İddia edilen vurgun ağı bütün bağlantılarıyla açığa çıkarılmalı; Maliye, SPK ve Takasbank hattındaki denetim sorumluluğu da eksiksiz sorgulanmalıdır.
Dosyanın adliyeye ulaşması, diğer kurumların sorumluluk tartışmasını bitirmez.
Eski Bakan, AK Parti eski Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya’nın tutuklanması, eşi İlyas Kaya ve Ömer Gönül hakkındaki adli kontrol kararları ise siyasi unvanın hukuki incelemeyi engellemediğini gösteriyor. Bundan sonrası da aynı titizlikle, masumiyet karinesi korunarak ve ayrıcalık tanınmadan yürümeli. Erdoğan’ın tavizsiz çizgisinin toplumsal karşılığı ancak böyle güçlenir.
Kimsenin gözünün yaşına bakılmasın; ama kimsenin hakkı da çiğnenmesin. Asıl korunması gereken, dürüst yatırımcının emeği ve piyasanın güvenidir. O güveni yeniden kurmak, bu sürecin gerçek imtihanıdır.